26 Aralık 2011 Pazartesi

GRİ DENİZE SÖRF





GRİ DENİZE SÖRF



Uyuyamadığım gecelerde, tanıyamadığım ama tanışmak istediğim yaşlanmakta olan bir çocuğun iç seslerini dinlerken "Şimdi dağlara tırmanıp, sonrasında, aşağılara gri denize sörf yapma zamanı geldi" diyerek, Torosların üstüne mandalla asılı hep aynı yerde göz kırpan yıldızlara bakarak kendi kendime "niye" diye söyleniyorum. Patika yolların eğreti kenarında tökezleyerek bazen, 'koşaradım cümlelerle' rastlaşmaktan pek de emin olmadığım kelamın özgürlük arayışıyla zirveyi kutsama amaçlı yolculuk başlıyor. Farkındayım, ne bir fazla, ne bir eksik kelime bütün cümleyi/yolculuğu bozacak.

Dilsevici, adını bilmediğim beyaz bir gece kuşunu takip eden siyah baykuşlar dalların üzerinde sallanarak, parlak rüzgâra karışmış gözleriyle geceyi aydınlatırken insanı özlüyorlar. Konuşmadan ve kurgu cümlelerin ardına sığınmadan zirveye tırmanma imkânsızlığının onlar da farkında. Bu yüzden susarak ve anlaşılmaz kalarak hayatı tamamlıyorlar.

Onların düşüncelerini sedefsi ipliklerle bağlayıp, sınırları olmayan sonsuzluğun gök kubbesine usulca emanet ediyorum. Artık biliyorum, yankılanan gözlerinin ışığı kâinatta hiç kaybolmayacak. Elinden tuttuğum çocuğun hayret bakışlarıyla karanlık gök yüzüne yükselip, kayboluşlarını izliyorum bir müddet. Mola zamanı sona eriyor. Kıyıdan uzaklaşıp, rüzgârın dağlara taşıdığı ağaçların hışırtısını dinleyerek zirveye tırmanmaya devam ediyorum.

Yaprakların kıvrımına sıkışmış ayın süzmelerini elime alıp, kokusunu içime çekiyorum. Gece beyaz çiçeklerinin çiylerini ezmemeye özen göstererek, tekrar tekrar soluyorum o kekremsi kokuyu. Elinden tuttuğum çocuk bitmesini istemediği bir rüyada etrafı keşfetmekle meşgul. Okul öncesi arka bahçede erik ağaçlarına tırmanırken düştüğü yara izli elini bırakıyorum. Uzaktan yoğurtçunun çıngırak sesine karışmış kiremit damlı evlerin arasından koşuyor, kayboluyor. Onu uzak bir parkta, eline reçine bulaşmış zeytin ve ekmek yerken buluyorum. Elimden tutuyor, merdivenli sokaktan inip, çirkin gecekondu evlerinin kavaklığında su içiyoruz. Diğer çocuklar uçurtma uçururken, o, sevmediği ders zilinin nöbetini bekliyor. Amerikan tozu sütleri döşemeye döktüğü için cezalı, kulakları kırmızı, burnu pinokyo gibi uzun...

Derin karanlık bir kuyunun kuytusuna sıkışmış gibi duruyor. "Gel, zirveye çıkacağız daha" diye sesleniyorum. Ses vermiyor. Çocukluğunun gölgesine sığınıp, daha derinlere iniyor. Üzerinde iz bırakan her şeyin unutulmaz, vazgeçilmez ve görkemli olduğuna inanıyor ki kuyunun diplerine inmeye devam ediyor.

Onu, orada bırakıp zirveye tırmanmaya devam ediyorum. Dağın yükseklerinden bir poyraz denize doğru soğuk kamçı gibi esiyor. Üşüyorum. Sobalı salonda hallaçcının dövdüğü pamuklar uçuşup tipi gibi suratıma vuruyor. Tepeye maça giderken, annem, "yine hırkanı unutma" diyor. Kapıcının getirdiği tenekedeki kömürlerden birini elime alıyorum. Babam, sobaya odun atıyor, "kapağa dokunma" diyor. Annem, kestaneleri çiziyor, babam, maşayla çeviriyor. Isınıyorum.

Sucu, tebeşirle havagazı sayacına çizik atarken bardaktan boşalırcasına dağa yağmur yağıyor. Dağ toprak, toprak dağ olup renkler gökkuşağı olup, birbirine karışıyor. Amerikan Pasajından aldığım muşamba montumu sırtıma atıyorum. Zirveye az kala bir dağ köyünden bir köpek havlıyor. Bir çocuk kiralık bisiklete binmek için gün doğmadan uyanıyor. Dedesinin yaptığı tezek kokulu bozadan içiyor.

Zirveye biraz daha yaklaşırken duruyor, sonu güzel biten Tuğcu hikâyeleri gibi aşağıları seyre dalıyorum. Hayat, uzaklardan nasıl da küçücük, basit, hafıza yumağı içinde çözülüveriyor. Geçmişin dört mevsimi, sağanağı, karı, soğuğu, sıcağı hatırlayınca, beynimin nehirleri içinde su içen ceylanları, bulutları içinde uçuşan kuşların kanat seslerini yatıştıramıyorum. Hepsi, gürül gürül bir çağlayan olup, akıp gidiyor. Zirveye ulaştığımda ne kadar yanıldığımı anlıyorum. Başka bir zirve daha görüyorum. Ona ulaştığımda, bir başkasını...

Zirvelerden vaz geçip, içimdeki çağlayanın esen rüzgârına bırakıyorum kendimi. Bulunduğum zirveden, sessizce sörf yapıyorum gri sıcak denize.


mhmt - Aralık, 2011

12 yorum:

HÜSEYİN USTA dedi ki...

Eline sağlık usta.Yazında bir şeyi farkettim o amerikan süt tozlarını içmeyenler sonradan lanetlendiler.!
bende asla içmedim o süt tozlarını.

Çınar dedi ki...

Ne güzell bir gezi olmuş anılarda hayallerde...

Sevgiler

MEHMET dedi ki...

HÜSEYİN USTA;
Marshall yardımlarının çürümüş süt tozuydu, midemiz bulanırdı. Sağ ol.

MEHMET dedi ki...

Çınar;
Bazen o hayallere yolculuk iyidir...

Sevgiler

aysema dedi ki...

Bir düş ülkesine kısa süreliğine de satırlarında yolculuk yapmak iyi geldi. Sobanın sıcaklığı, kestanenin kokusu, çocuk ellerinindeki yara izi anılar anılar...
Dağ deniz yağmur her şey her şey büyülü ve güzel.
Umutlar gerçekleşince umut olmaktan çıkıyor; yeni umutlara doğru yelken açıyor yolcu, zirveler hiç bitmiyor.
Yüreğine sağlık.

MEHMET dedi ki...

Çok teşekkürler Sevgili Dilek.
Yollar, zirveler hep yerinde; biz de
majörler tükenirken ömürler yetmiyor.

Sevgiler

sevda dedi ki...

merhaba; yolu, yolculuğu, tabiatı seven bir dostla karşılaşmak ne güzel!

MEHMET dedi ki...

Merhaba; Tabiatı seven bir dostun uğraması ne güzel!

alizafersapci dedi ki...

Güzel, çok güzel!

"ELİF" dedi ki...

Zirveler çok ,hangisine uzansak öbürü beliriyor önümüze ama boş boş divane durmaktansa,tırmanmak lazım,ufaktan ufaktan...
dostlukla..

MEHMET dedi ki...

Teşekkürler alizafer dost.

MEHMET dedi ki...

ELİF;
Ölene kadar zirvelerin sonu yok ama
birini gördükten sonra diğerlerinin
kıymeti harbiyesi yok...Dostlukla...