
İ V A
Ali uyandı, doğruldu,öksürükle kıvranan karısına baktı. Kafasını yastığa koydu, uykusu kaçtı, kalktı. ''İva''dedi...Fırtınanın sesi, birkaç kurdun uluması, tahta kapının eşiğinden, kenarından soğuk geldi. Eliyle kibriti yokladı, lüks lambasına çaktı, yaktı. Pencerenin yanına gitti, buğulu camı eliyle sildi, dışarıya baktı. Elli hanelik yer de bir titrek ışık daha gördü. Kar her yeri örtmüş, geceyle tezat yaratıyordu. Dört günden beri aralıksız yağan kardan başka hiçbir hareket yoktu.
Anadolu'nun bir köyündeyiz, hem de Doğu Anadolu'nun...Köyün en uzunu olduğundan,''Uzun Ali'' derlerdi ona. Karısı Ayşe ile evliydi on beş yıldır. Seviyorlardı birbirlerini belki de yüz yıldır...Anasını beşikte, babasını bebeyken kaybetmişti. Dede ile süt anne büyütmüştü Ali'yi.Onları da asker dönüşü kaybetmişti. Karısı, on dört yaşında bir oğlu, altı hayvanı vardı.
Doğu Anadolu'yu görmeyenler bilmez, yedi ay kar vardır yerde. O yöre insanının en önemli varlığı hayvanıdır, yiyeceğini,içeceğini, yakacağını ondan alırlar. Çoğu hayvanları ile birlikte yatarlar, ısısı ile sabahı getirirler.
Adam, karısının öksürmesini duydu. Kalktı minderden. Kadının kafasını kaldırdı, su içirdi. Kadın yine uyudu. Abasını giydi, dışarı çıktı.Tipi hızla suratına vurdu.Yakından birkaç köpek havladı.Gecenin beyaz karanlığına yürüdü. Düşündükçe daha da yürüdü. ''İnce Hastalık ta neymiş'', diye söylendi. Saçları, fırça bıyıkları, kaşları, üstü başı kar oldu. ''İva'' dedi...Tepenin zirvesinde çömeldi. Sırtını tipiye verdi, tütün sardı. Gün aydınlanmadan eve döndü. Sönmüş ocağın yanında kıvrılmış
oğlunu karlı pabuçlarıyla dürttü. Kibriti attı, yakmasını söyledi.
Birazdan Ayşe kadın uyandı. Ocağa süt koydu,üstüne su. Yer bezini yaydı, sert yufka ekmeği süte doğradı. Tahta kaşıkları salladılar...
Akşam oldu, Ayşe kadın kötüledi. Uzun Ali, su tasını uzattı. Öksürük kesilmedi. Kırmızı çiçek dudaktan kan süzüldü. Adam içinden ''İva'' dedi.
Oğlanla göz göze geldiler. ''Anayı kasabaya götüreceğiz'' dedi. Dışarı çıktı, yaşlı atı çekti, yularını taktı. Üstüne bir çuval attı. Kızağı getirdi, üstündeki karları eliyle kürüdü. Atı bağladı. İçeri girdi, silahı kuşandı. Postları, battaniyeleri, çuvalları topladı. Kadını kucaklayıp kızağa koydu, üstünü sıkıca örttü. Çocuğu,anasının yanına oturttu.
Yola çıktıklarında karda hızlandı. Şimdi iki dostun kar üzerinde ayak izleri, bir de kızağın...Epey gittiler. Adam döndü, geriye baktı. Oğlan tereddüt etti, sırıttı. Uzun Ali, iklimi gibi sert, gülmeyen bir adam, kafasını çevirdi, yola baktı. Gecenin zorlu olacağını düşündü.
Üç, dört, belki de beş altı saat tipiye meydan okuyarak, çekti yaşlı atı adam. Gece yarısından önce kasabaya varmalı diye düşündü. Beyaz koyu sessizliği uzaktan uluyan bir kurt bozdu. Silahı yoklamak istedi. Sağ elini kurtaramadı, soğuktan yulara yapışmıştı. ''İva'' dedi. Sol elini cebinden çıkardı, belini yokladı. Bütün gücüyle sağ elini çekti, atın kafası kara battı, kanlı elini abasına sildi, cebine soktu. Sol eliyle atı yola vurdu.
Sarp dağlar, dik aşağı yollar, bitmek tükenmek bilmiyordu. Arasıra oğlana seslenip, ''sakın uyuma,anana sarıl'' diyordu. Çocuk cılız sesle ''hıh'' diyordu. Tipi tüm hızıyla devam ediyor, dizlerine kadar batarak yol alıyordu. Yokuş aşağı birkaç kez at kaydı, kızak savruldu, adam yuvarlandı, Her seferinde ''İva'' dedi.
Kaç saattir gittiklerini bilmiyor, dermanı gittikçe tükeniyordu.Yaşlı at çoktan tükenmişti. Adam bir de onu taşıyordu. Ayaklarındaki uyuşukluk dizlerinin üzerinden beline doğru kayıyordu. Gözlerine yarı bir perde indi, gittikçe siyahlaştı. Eskisi gibi göremiyor, gözleri donmasın diye yün bereyi indiriyordu.
''Şu vadiyide kıvrıldık mı geldik, ana iyileşir, bize yine tarhana çorbası yapar,'' dedi. Oğlandan cevap gelmedi. Uyuyorlar diye düşündü. Gittikçe iradesi kayboluyor, hafızası gidip geliyordu. Gözlerinde ki kara perde şimdi iyiden aşağıya inmeye başlamıştı. Yaşlı ata gayret vermek için birşeyler mırıldanıyordu. İliklerine kadar işleyen ayaz artık vücuduna sıcaklık hissi vermeye başladı. Dayanılmaz bir uyku hali geldi. Uyumamasını bilerek, gözlerini kısarak yarı uyanık yarı uykulu yol alıyordu.
Uzaktan köpek havlamaları duydu. Son bir gayret geldi. Gözlerini iyice açtı. Atı hızlıca yumrukladı. Kasabanın birkaç sönük ışığını hâyâl meyal gördü.
Sağlık ocağının hafif yokuşunu tırmandılar. Avlusuna girdiler. Bu manzaraya alışık bir adam Uzun Ali'yi sobanın yanına aldı. Anayla oğlanı ayrı bir odaya,atı ahıra...
Uyumakta olan doktoru uyandırdılar. Çayını masasına koydular. Uykulu gözlerle bir yudum çekti Beğenmedi. İçerde uyuyan kaymakamla çok rakı içmişti. Hâlâ sarhoştu. Sigarasına uzanırken, hademe: ''Uzak bir dağ köyünden bütün gece gelmişler...kadınla çocuk donmuş,adam iyi.''
Doktor elinin tersiyle ağzını sildi. Rakı istedi. Sesleri duyan kaymakam uyandı, masaya ilişti. İçmeye devam ediyorlar, kaymakam konuşuyor, doktor dinlemiyordu.
İki insan donarak ölmüştü Anadolu'nun bilmem ne köyünden. Alışıktı. Rakısına uzandı, yarısını çekti. Onlar için mi üzülmesi gerekiyordu, yoksa sabahın köründe boşu boşuna uyandırılıp sarhoş kaymakamın zırvalamasına mı? Karar veremedi. Bardağa rakı doldurdu. Sigarasından uzun bir fırt çekerken hademeye seslendi: 'Adamı getirin.''
Uzun Ali herşeyden habersiz çorbasını içmiş, ikinci çayını içiyordu. Kadının biri karla ayaklarını ovuyor, yün çorapları sobanın mandalında asılı kuruyordu. Topallayarak odaya girdiğinde hangisinin doktor olduğunu bilemedi. ''Sen deli misin be adam, bu gece vakti ne diye yola çıkarsın. İkisi de ölmüş,'' dedi doktor.
Ali, doktorun gözlerinin içine baktı, sonra kaymakama, sonra da masaya...Doktorla gözleri yine buluştu, epey bir bakıştılar. Doktor gözlerini kaçırdı, elinin tersiyle kapıyı gösterdi.
Haykırarak,''İva'' dedi, kapıdan çıkarken Uzun Ali. Sarhoş kaymakam, ''bu adam deli mi'' diye güldü. Ali kapının eşiğinden geri döndü. Kaymakama öyle bir tokat attı ki adam duvara uçtu. Yere düştü. Doktor,küfrederek ayağa kalkarken kendini kaymakamın yanında buldu. Sessizlik oldu. Hademe içeri girdi. Günün ilk ışıkları pencereden içeri süzüldü.
Kaymakamla doktor toparlandı. Ayağa kalktılar. Kaymakam,elini beline attı. Ali daha hızlı davrandı. Sadece iki kez sıktı.''İva'' dedi.
Jandarma karakolunda, kaymakam ve doktorun alınlarından giren tek kurşunla öldükleri zapta geçti. İki devlet görevlisi öldürmekten idama mahkum edildi. Kalem kırılırken, radyo on iki mart darbesi yapıldı diye marş çalıyordu.
Zaman geldi. Darağacı kuruldu. Çingene son kez ipi yağladı, sehpayı kontrol etti. Son isteğini sordular. Köyünde gömülmek istedi. Cellatı beklemeden sandalyeyi itti.
Tabutun içine eşyalarını koydular. Büyük bir ciddiyetle işlerini yaptılar. Zapta sayımı da yazdılar. Bir kadınla bir çocuk ölmüştü Anadolu'nun bilmem ne köyünden diye yazmayı da unutmadılar.
Köylüler tabutu karşıladı. Sular donduğundan sevdikleri adamı karla yıkadılar. Eşyalarını paylaştılar. Ali'yi gömdüler. Uzun Ali'nin abasının cebinde beyaz bir mendil çıktı. Askere giderken Rus süt anasının verdiği...elle işlenmiş oya gibi bir yazıyı mendil de okudular: ''İva" Ne anlama geldiğini kimse bilemedi, Uzun Ali'den başka...
Mhmt
Şubat, 2007
16 yorum:
söyleyecek söz bulamıyorum :(
sadece bu şartlar altında yaşayan, yaşamaya çalışan, yitip giden insanların varolduğunu bildikçe, onları düşündükçe etrafımdaki herkese neyi gam, tasa ediyorsunuz ki siz diyorum sadece...kendimi de katarak...
Merhaba Mehmet Bey Kardeşim,
Arkadaşım Aslan diye tanıttığınız kişinin siz olduğunuzu kısa bir zaman önce yazdığınız bir yazıdan öğrenmiştim. Şimdi de daha önce de bazı yazılarını okuduğum Mehmet Osman Çağlar olduğunuzu öğrenmiş bulunuyorum.
Bir kere insanın kendisiyle arkadaş olması, kendisiyle barışık olması, kendisi olması çok güzel bir şey...
Aslan adı ile Damlaya göndermiş olduğunuz bu öyküyü(14. 2. 2010)o zamanda duygulanarak, düşünerek, beğenerek okumuştum. Doğu Anadolu'da çalışmış konu ettiğiniz olayları ve durumları yakından gözlemiş biri olmamdan olacak öykünüzü filim izler gibi takip ettim.
Şiirlerinizin güzel olduğunu hep söylüyordum. Öyküleriniz de şiirleriniz gibi. Anlatım da, kurgu da, verilmek istenilen mesaj da güzel.
Güzel çalışmalarınızın devamlı olmasını dileğiyle...
Aynur (Küçük Hala);
İçinde bulunduğumuz yüzyılda da maalesef bu şartlar devam etmektedir. Milyarlarca dolarlık silahlanma bütçeleri hazırlanırken; çocuklar, insanlar, Somali'de siyahiler hayatlarını kaybetmektedirler....
Sabahattin Gencal;
Merhaba, hoş geldiniz hocam.
Bir dönem, bir parti ile olan ilişkilerimiz açısından eskiden kod adı kullanmaktaydık. Şu an da hiçbir parti ve ideoloji ile ilişkimiz kalmadığından ve bu durumun etik olmayacağı düşünülerek asıl ismimizi kullanmaya başladık. Gösterdiğiniz anlayış için teşekkür eder. Damla'da yayınlanan Aslan isimli öykü ve şiirlerin(?) ismimle düzeltilmesini rica ederim. Verdiğim zahmet için kusura bakmayın.
Güzel ve iltifat derecesindeki yorumlarınız için teşekkür ederim.
Sevgi ve saygılarımla...
Sarsıcı, ülke gerçekleri kadar sert. Okuduktan sonra "keşke "daha çok insan okuyabilse" diye düşündüm. Teşekkürler.
Ben teşekkür ederim dostum.
Sağ ol.
O kadar sert ama bir o kadar da gerçekleri anlatan bir hikaye bu. Çocukluğunu 7 değil 9 ay kar olan bir memlekette geçirmiş biriyim. Yaş itibariyle bu tarz olaylara tanık olmadım hiç. Ama bu yazdığınızın kurgu değil de bir gerçek olabileceği o kadar belirgin ki...
İyi ki hala sizler gibi kalemşörler var Mehmet bey.
Merhaba Mehmet Bey Kardeşim,
İsim düzeltmesi yapılmıştır.
Çalışmalarınızda başarılar...
Hayırlı günler dileğiyle.
Sevgili Mehmet
bu etkili ve sarsıcı bir öykü. Ülkemizin acı gerçeğini anlatan, bir çoklarının hiç bilmediği, bir kısmın ise filmlerden öğrendiği harika bir öykü. Kullandığın akıcı ve sade dille bir film şeridi gibi geçti gözlerimin önünden.Ve keşke bunlar film olsa Sürü gibi,Yol gibi filmler.Belki o zaman birbirimizi daha iyi anlarız.Kimbilir? Böyle öykülerin varsa çıkınında bizimle daha çok paylaş diyerek selam ediyorum. Sağlıcakla.
Sis;
Ülkenin gerçekleri maalesef sert dostum. Bir tarafta tatil amaçlı, diğer yan da yaşam mücadelesi içeren insan manzaraları...O yöreler de yıllarca yaşadım ve zirveye yakın yerlerin 12 ay karlı olduğunu gözlemledim. Ayrıca, yine bir somun ekmek için, kaçakçılığın babadan oğula geçtiğini de bilirim. Dostlukla kalın.
Sabahattin Gencal;
Merhaba Sabahattin Bey Dostum,
Vediğim zahmet için teşekkür ederim.
Çalışmalarınızda başarılar dileklerimle iyi günler dilerim.
Dostlukla...
ruhgezgini;
O yazdığın filmlerin hepsi, hepimizin bildiği gibi talihsiz coğrafyadan esinlenerek çekilmiştir sevgili dostum. Benim de yaşadığım dönemde, kaderini sessizce kabullenmiş, mert insanların adaletsiz bir dünyaya arasıra çığlıkları, feryatlarıdır...bir türlü Batı insanının duymak istemediği ama bildiği...Sağlıcakla-dostlukla kal.
SON DERECE SADE.. HATTA SERT... DUYGUDAN UZAK GİBİ.. YÖRESEL GERÇEKLERİN ŞAMARINI YİYE YİYE OKUDUM YAZDIKLARINI..
BENİ ÇOK SARSTI SEVGİLİ MEHMET. ÖYLESİNE NET CANLANDI Kİ GÖZÜMDE ÜÇ SAHNELİK OLAY .. SANKİ OKU OKU BİTİREMEDİM..
YARATICI RUHUNU YİTİRME HİÇ..
Yöresel gerçekleri en iyi bilenlerden birisi sizsiniz hocam.
Öykü biraz uzunca, okuma konusunda verdiğim sıkıntı için kusura bakmayın. İyi hafta sonu dileklerimle sevgiler...
İlk okuduğumda da çok çok etkilenmiştim. Çaresiz Anadolu insanının yalnızlığına, boyun eğdiği kaderine, üstüne bir de doğayla verdiği acımasız savaşa içim acımış ve bunu dile getiriş biçiminize hayranlık duymuştum.
Aynı hislerle okudum yine, yüreğinize sağlık.
Sevgiler
Eski bloguma bıraktığınız yorumda da bunları dile getirmiştiniz Çınar hanım. Rahmetli babanızın çilekeş Anadolu insanına, Köy Enstitüsü öğretmeni olarak verdiği hizmetleri anımsamama neden oldunuz.Teşekkür eder, iyi hafta sonları dilerim.
Sevgilerimle...
Yorum Gönder