23 Ekim 2016 Pazar

ÇAĞDAŞ TÜRK YAZININA KİŞİSEL BİR BAKIŞ




Yazın dilin bir üst-ürünü; "dil", ulusal coğrafya ile sınıfsal hiyerarşinin bir bileşkesi, seçkinlerin ve halkın değişik bölgelerdeki kitlesel yaratıcılıklarının sözel dışavurumları arasındaki ayrımları yansıtan, aynı zamanda tüm ayrımları kaynaştıran bir ortam değil mi? Tüm ülkelerde, yakın zamanlara kadar, seçkinlerin kullandığı dil, diğer kesimlerin dilinden farklıydı. Dilde sınıfsal ve bölgesel sınırların -deyim yerindeyse- "geçirgenleşmesi" demokratikleşmeyle mi mümkün? Yoksa tek padişahlı başkanlıkla mı? 



Öyle ise, antidemokratik temellerde yükselen kültürlerin dillerinde ve yazınlarında ne tür gelişmeler beklenebilir? Tam da bu soru bizi teokratik Osmanlı İmparatorluğu üstüne düşündürmekte! Osmanlı İmparatorluğunun garip çelişkilerinden birisi - tarihte Türklerin kurduğu ve yönettiği bir devlet olarak kaydedilmiş olmasına karşın - çok halklı imparatorluğa ne Türk dilinin ne Türk kültürünün egemen olmasıydı. Batı'da ulusal bilinçlenmenin serpildiği yüzyıllarda dönem dışı, anakronik Osmanlı İmparatorluğu adeta Roma İmparatorluğu'nu andırıyor, ekonomik sömürüyü amaçlamadan, dünyanın huzursuz bölgelerinde kendi barışını kurabilmenin şanı uğruna genişliyordu. Farklı halklar arasında - sadık teba kaldıkları sürece - ayrımcılık gözetmiyordu.


*

Dönemin Türk Müslüman seçkinleri, Arapçanın ve Farsçanın ağır etkisi altındaydı. Osmanlı'nın dönem dışı yapısı, Türklerin dünyanın en eski halklarından biri olmasına karşın, niçin imparatorluk çökene dek gerçek bir ulusal bilinç geliştirmediklerini açıklar. Osmanlı'nın çöküşünden sayısız ekonomik güç ve çıkar elde eden Batılı güçlerin desteklediği işgalci Yunan ordusuna ve diğer işgalci güçlere karşı verilen "Kurtuluş Savaşı"ndan ve "Zafer"den sonra, Mustafa Kemal Atatürk'ün önderliğinde kurulan Cumhuriyet, doğal ki ulusal coşkuya ve bilince dayanıyordu. Dilin, Arapçanın ve Farsçanın egemenliğinden kurtulması konusunda duyarlı ve kararlıydılar.

Dilin arılaşması elbette, imparatorluk döneminin dilinden ve yazınından -alfabe devriminin etkilerinden daha derin- bir kopuşu kaçınılmaz kılıyordu! Ancak bu kopuş, seçkinlerin diliyle Anadolu halk yığınlarının yalın Türkçesi arasındaki ilk kucaklaşmayı sağlıyordu; o yalın Türkçe ki gerçekte verimli bir ortamdı ve 13. yüzyılda koca gizemci ozan Yunus Emre'yi yetiştire-bilmişti.

"Modernleşme" yaşamın hangi alanında gerçekleşirse gerçekleşsin, "gelenekten kopuşu" ifadelendirir. Günümüz Batı demokrasilerinin son iki yüzyılda yaşadıkları "modernleşme" bir tür kuşak çatışmasına benzer. Yani alttan alta kesintiye uğramadan akan, kesintiye uğrasa da onarılan sürekliliğin yüzeyinde cereyan eder kopuş! Günümüz Batı demokrasilerinin tarihsel kökeninde, günümüz demokrasilerinin tohumları vardır. 

Kaskatı antidemokratik bir tarihsel temel üstünde boy atan kültürler nasıl demokratikleşecek? Demokratik-leşemezse, nasıl gelişecek? Gelişe-biliecek mi? Octavio Paz, benzersiz denemelerinde, antidemokratik İspanyol kültüründen özgürleşmeye çalışan Latin Amerika kültürleri için "gelenekten kesin kopuş"un ne denli gerekli, bir o kadar da kaçınılmaz olduğunu vurgular! (Düşler Boyunca Yaratmak-Can Yayınları) Kanımca Türkiye Cumhuriyeti ile Osmanlı İmparatorluğu'nun ilişkisi de biraz böyledir. Gelenekten yaşamın her alanındaki gerekli ve kaçınılmaz kopuşun önemli bir kısmının 1911 Trablusgarp Savaşı'yla başlayıp, 1912 Balkan Savaşı, 1914-18 Dünya Savaşı, 1919-21 işgal yılları, 1921-23 Kurtuluş Savaşı olmak üzere kesintisiz on iki yıl süren savaşma döneminin toplumu altüst etmesiyle gerçekleştiğini de hiç unutmadan, kimi bireyleri Doğu'nun ve Batı'nın değer yargıları arasında, kapalı köy ekonomisiyle sanayileşme arasında, devrimle gelenek arasında kapana kıstırıldığı doğrudur! Ancak bu çelişkilerin gerilimi, kimlik bunalımı tuzaklarının üstünden sıçrayabilmek, ancak sanatçıya veya herhangi duyarlı bir bireye üretim ve sunuşunda karşıtlarından özgün bir Doğu-Batı sentezlemesi yaratabilmesi ile aşılabilir. Daha sonraki aşamalar, kendi içinde olabildiğince çalkalanarak evrensel sanatçıyı yaratmıştır. 

*

Yaşamında ve yapıtlarında böyle bir yetkinliği gerçekleştirebilmiş en ilginç örnek, dünyaca ünlü Türk şairi Nâzım Hikmet'tir (1903-1963). Şiir alanında gerçekleşen bu olağanüstü örnekler elbette rastlantı değildir. Gerek Osmanlı seçkinlerinin, gerek Anadolu-Rumeli Türk kitlelerinin halk/sözlü yazının ana damarı şiir olagelmiştir. 


Nâzım Hikmet 20. yüzyılın sosyalist bireyi olarak kendi kişiliğini yoğururken ve yazınsal sesini keşfederken, hem geçmiş yüzyıllardan kopuşun hem gelenekle yeni köprüler kurulmasının öneminin bilincindedir. Üstün yaratıcılığıyla şiirin ve dizenin iç mimarisi, ses uyumu, coşkusunu dışavurarak en uygun imgeler ve eğretilemeler üstüne düşünürken, geleneksel yazınımızın gerek halk gerek Divan şiirlerinden esinlenmiş,eski biçimleri oluşturan öğelerden özenle yeni biçimler yaratmış, böylece halkın ve seçkinlerin dilleri ve yazınları arasında zarif ama güçlü köprüler kurarak geçmişle şimdiyi ve geleceği de birleştirmiş, böylece gerçek bir "ulusal yazın ortamı" yaratmıştır. 


"Boşlukta çürür kelam
................. topraktan gelmişse
................. toprağa dalmamışsa
................. kökünü salmamışsa" 
N.Hikmet


Ulusal ortamda hapsolmayan Nâzım, hiç kuşkusuz Batı felsefesinin ve modernleşmesinin bir ürünü olan Marksist duyarlılığını ve umudunu tüm insanlara seslenen evrensel iletilere dönüştürmüştür:


"Şiirimin kökü yurdumun topraklarıdır. Ama dallarıyla bütün topraklara, doğuda, batıda, güneyde, kuzeyde, uçsuz bucaksız bütün topraklara, o toprakların üstünde kurulmuş medeniyetlere, bütün dünyamıza uzanmak istedim." (Nedim Gürsel-Adam Yayınları,1992)


1939'da bölümler halinde yazmaya başlayıp, 1941 yılında bitirdiği "Kuvayi Milliye Destanı", Nâzım Hikmet'in Kurtuluş Savaşı'nı anlattığı yapıt sadece ülkemizde değil, dünya klasiklerine de damgasını vurmuştur. Hapishanede yatarken dostlarından istediği Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün Nutuku'ndan esinlendiğini söyler. İlk kez 1965 yılında Yön Yayınlarınca yayımlanır. Yeni Dev-Lis'li olarak, ortaokul yıllarımızda tanıştığımız eseri(lerini), büyük bir suç işlercesine perdeleri kapalı karanlık odalarda okumuştuk. Kalın ciltli birkaç romana bedel eşsiz edebi eser ve elbette mavi gözlü dev hayranlığı çıkmamak üzere kafama(mıza) iyice kazınmıştı. Ve şiirlerinin neden yasaklı olduğunu anlamlandıramıyor-duk.


"...Onlar ki toprakta karınca, suda balık, havada kuş kadar çokturlar; korkak, cesur, câhil, hakîm ve çocukturlar ve kahreden yaratan ki onlardır, destânımızda yalnız onların mâceraları vardır..."


Yeri gelmişken, sofistike yazacağım diye donuk kelime oyunları yapan -daha sonraki- yeni akımcı genç şairlere de bir sözüm var. Yaşımızdan olsa gerek; ruhsuz, lezzetsiz, tatsız, tuzsuz şiirleriniz bana bir şey ifade etmiyor. Şiire, yazına ve emeğe olan saygıdan başka... Oysa edebiyat ve şiirin anlık samimiyeti, alıp götüren o sıcaklığı hissetmektir aslolan, bence... 


N.Hikmet'in şiirde ulaştığı doruğa, Türk yazını diğer alanlarda, romanda, öyküde yükselebilmiş midir? Yalnızca "halk hikâyeleri" anlatan biri, veya Batılı yazarın soluk bir öykünmesi olma durumunu romancı ve öykücü aşabilmiş midir? Burada bir ayraç açıp, tümüyle modern (Sanayi Devrimi sonrası) yaşamdan köklenen roman ve kısa öykü türleri için sanayi öncesi bir toplum olan Osmanlı düzeninin uygun malzeme sağlamadığını belirtmek zorundayız. Bununla, Osmanlı'nın son dönemlerinde kimi önemli romancılar yetişmediğini ileri sürmüyorum; romanın bir tür olarak gerçek anlamda yükselebilmesi için yaşamda ve yazında gerekli birikimin oluşmadığını belirtiyorum. Dönemin usta romancısı "Halit Ziya Uşaklıgil", romanın doğal izleği olan "birey"i, ancak Osmanlı seçkin ailelerinde yakalayabiliyor, kullandığı dil bu büyük yazarın yapıtlarının seçkinlerin sınırlarını aşabilmesine izin vermiyordu.


Osmanlı'nın son dönemlerinde yaşamış başka bir önemli yazar, dilde arılaşmadan yana "Ömer Seyfettin" ise, sıradan insanları konu alan, yalın bir Türkçe ile kaleme alınmış usta işi öyküleriyle, kısa öykü türünün o benzersiz tadını, anlık çakımlarla yaşama ve insan ruhuna ışık tutabilen kıvraklığını ulusal kültürün harcına sağlamca yerleştiriyordu. Belki de bu nedenle Türk kısa öyküsü bir doruğa ulaşabildi. 


*


Bence bu doruk, toplumun kıyısında yaşayanlara sonsuz insancıl sıcaklıkla yaklaşan şiirsel öykülerin yazarı "Sait Faik Abasıyanık"dır (1907-1954). S.F. Abasıyanık roman ve öykülerinin yan ısıra yazdığı şiirlerle de Türk edebiyatında çağdaşlık miladının önemli mihenk taşlarından biridir. Buna, yenilikçi tarzla örtüşen apayrı bir başlangıç ta denebilir.


---
Sana nasıl bulsam, nasıl bilsem, 
Nasıl etsem nasıl yapsam da 
Meydanlarda bağırsam 
Sokak başlarında sazımı çalsam 
Anlatsam şu kiraz mevsiminin 
Para kazanmak mevsimi değil 
Sevişme vakti olduğunu... 


Bir kere duyursam hele güzelliğini, tadını, 
Sonra oturup hüngür hüngür ağlasam 
Boş geçirdiğim, bağırmadığım sustuğum günlere 
Mezarımda bu güzel, uzun kaşlı boyacı çocuğunun 
Oğlu bir şiir okusa 
Karacaoğlan'dan 
Orhan Veli'den 
Yunus'tan, Yunus'tan...

Sait Faik Abasıyanık

*

Yazınımızın gelenekçi ulusal-evrensel boyutu içinde dönemin kadın yazarlarını da ele almak önemli bir görevdir. Türk yazının önündeki en büyük engel, özgür olma gereksinimindeki yaratıcılığı dizginleyen içsel ve dışsal -toplumsal- denetimdir. Bu denetimin tümü Türkiye toplumunun henüz yeterince demokratikleşmemiş "toplumsal" (sözcüğün "siyasal"ı da kapsayan geniş çağrışımıyla) alışkanlıkları başlığı altında toplanabilir!


Bu noktada durup, dönemin toplumsal-tarihsel gelişimine bir kez daha kısaca göz atalım:


Türkiye Cumhuriyeti'ni kuran Kemal Atatürk ve arkadaşları, Türkiye'yi tek parti rejimiyle yönetseler de, demokrasi ülküsüne gönülden inanıyorlardı ve yakın gelecekte Osmanlı yıkıntısının üstünde demokratik bir ülke yaratmaya içtenlikle kararlıydılar. Onlar düşen, yıkıntıyı temizleyip ortamı demokrasinin temellerinin atılabileceği elverişli duruma getirmekti; yani sanayileşmeyi başlatmak, eğitimi kitleler arasında yaygınlaştırmak (Osmanlı döneminde okur yazar oranının acınası düşüklüğünü anımsayalım), kadınları yurttaş olarak hukuksal eşitliğini sağlamaktı. Cumhuriyet devrimlerinin kitleleri evrensel kültürle ilişkiye geçirmekti, deyim yerindeyse yaratıcılığı "demokratikleştirmedeki" başarısı, Türk romanının ve öyküsünün izlediklerinde ve bu yapıtların yaratıcılıklarının kimliğinde açıkça görülür.Günümüz Türk yazının temellerinde Cumhuriyet devrimleri var demek yanlış olmaz!


Türk yazını Cumhuriyet sonrasında iki büyük demokratikleşme dalgasına tanık olur: Köy kökenli erkek yazarlar ve kent orta sınıf
kökenli kadın yazarlar. Yazılı yazın artık, imparatorluk dönemindeki gibi seçkinlerin ayrıcalığı olmaktan kurtulmuştur! Köy yaşamına roman girmiştir. Köy kökenli erkek yazarların yükselen dalgası, doruğu "Yaşar Kemal"de bulur. Hemen belirtmeliyiz ki, Türkiye toplumunun antidemokratik-ataerkil geleneği daha da üstün yazınsal güce tırmanabilecek bu yapıtları bir miktar zedeler. "Yaşar Kemal" gibi bir dahinin bile unutulmaz kadın tiplerini ancak doğurganlık hatta cinsellik çağı geride kalmış yaşlılar arasından çizebilmesi dikkat çekicidir. Köy yaşamını konu alan romanlarda genç kadın imgelerinin "yaşayamaması", yalnızca konunun gelişmesine yarayan ve/veya erkeklerin cinsel isteğinin nesnesi veya hayranı olarak kalan boyutsuz figürlere indirgenmesi herhalde rastlantı değildir.


Köy kökenli tek kadın romancımız "Latife Tekin"in kaleminin çizdiği kadınlarsa kıpır kıpırdır. Bu kadınlar erkeğin cinselliğine hayranlık beslemek şöyle dursun, çoğu kez eleştirel gözle yaklaşırlar! Kocalarının, kardeşlerinin, oğullarının burnunun dibinde,
erkeklerin ruhunun bile duymadığı bir alt-kültürü paylaşırlar birbirleriyle!


Kadın yazarla erkek yazarın yaşamı bunca farklı yorumlamasının kimi nedenlerini gene tarihsel-toplumsal koşullarda mı arayalım?


Ne yazık ki Cumhuriyet devrimci onyıllarındaki kültürel atılımını sürdüremedi. (Eğer sürdürebilmiş olsaydı, kanım odur ki, yazarları etkileyen ataerkil önyargıların çoğu bugüne dek aşılmış olurdu.)1946'da çok partili demokratik rejime fiilen geçilmesinden sonraki iktidarlar, biçimsel demokrasiye kavuşan ülkemizde "demokrasi ülküsünü" terk ettiler!Eğitimin niteliğine yeterince önem verilmemesi, Cumhuriyetin büyük bir devrimle ülkenin önüne açtığı "kadın hakları" alanının, çağın değişen gereksinimlerine koşut gelişebilmesi için hiçbir kültür politikası izlememesi, ne yazık ki yüzyılın ikinci yarısındaki iktidarların pek 
çoğunun ortak özelliğiydi. Demokrasi kültürünün yeterince güçlenmemesi, iktidarların zaman zaman yöneldiği baskıcılık, ekonomik başarısızlıklar (daha doğrusu teknolojik geriliğin bedeli kitleler için pek ağır olması) toplumsal huzursuzluklara, giderek çatışmalara; çatışmalar ise elbette baskıcı rejimlere dönüşen askeri müdahalelere yol açtı, yüzyılın ikinci yarısında, düşünce ve ifade özgürlüğü ağır yaralar aldı. 


Cumhuriyetin 1920'lerde, 30'larda ve 40'ların başlarında benimsediği evrensel kültürü kitlelere yayma çabası köy kökenli erkeğe ulaşabilmesine karşın, ezilen cins kadında kentli orta sınıfta tıkandı. Yüzyılın ikinci yarısındaki iktidarların ciddi ne kültür ne de kadın politikalarının bulunması bu durumu pekiştirdi! 1985 yılında yapılmış bir sosyoloji araştırması, kamuoyunun "yazar" olarak
tanıdığı kadınların neredeyse tümünün, Kemalist Cumhuriyet devrimlerinin özümlendiği kent orta sınıf ortamlardan yetiştiğini ortaya koyar. (Dilek Cindoğlu-Women Writers and Woman Fiction-1975/1980 period) 


Gene de, siyasi koşulların döngüsel bozulmalarına karşın, yazınımız açısından iyimserim; baskının ve engellemenin ketleyici gücü kadar, yaratıcılığı kamçılayan, yazarı yazınsal alışkanlığa zorlayan gücü de gerçektir; ve uzun erimde verimli sonuçlar her zaman kısırlığı yener. Çağ hızla gelişmiş ve bir ara okuma alışkanlığı düşmesine rağmen yine tırmanışa geçmiştir. Modernleşmenin gerçek-temel özü daha fazla demokratik ve daha az ataerkil bir toplum yapısına evrilip dönüşmektedir.


Türk yazını bütün geçirdiği olumsuz evrelere inat roman alanında verimliliğini ve çeşitliğini sürdürüyor. "Adalet Ağaoğlu", "Ayla Kutlu", "Pınar Kür", "İnci Aral" geçirdikleri olumlu gelişmelerle, yıllar arasında yepyeni köprüler kurmuş olarak aklıma ilk gelen kadın yazarlar. "Latife Tekin" varoşların toplumsal yaralarını fanteziyle ve masalsılıkla sarmalayıp gösteriyor bize. "Nazlı Eray" kişisel fantezisi dünyasındaki serüvenini sürdürüyor. "Buket Uzuner" bilimkurguya yaklaşıyor. 


Tahsin Yücel ve Erhan Benerverimli yazarlık uğraşlarında toplumu irdeliyor. Orhan Kemal'in sınıf bilinciyle kaleme alınmış, acılığı ve insancıllığı açısından Steinbeck'in "Gazap Üzümleri" başyapıtına ulaşan " toplumsal trajedilerini", özellikle "Bereketli Topraklar Üstünde"yi unutmayalım. Elbette en yüksek doruklarda hâlâ "Yaşar Kemal" duruyor, sanayi öncesi toplumunun bireyini anlatabilmek üzere geliştirdiği efsane-destan karışımı özgün yapıtlarıyla. Gelenekle ilişki kurmanın önemine Yaşar Kemal kadar inanan başka bir romancı, "Orhan Pamuk"... Pamuk Türk kültür geleneğindeki "Tasavvuf" düşüncesini öğelerine ayırıyor ve bu öğeleri romanlarına biçimsel özellikler olarak katıyor. 


Her şeyden önemlisi, arı Türkçe ile Cumhuriyetin yaşına denk deneyimden sonra, dilsel ve yazınsal yeni bir gelenek tabanı oluşmuş durumda. Burada, Osmanlıdan Cumhuriyetin ilk yıllarına ve zamanımıza doğru gelişerek gelen romancıları ele almaya çalıştım. Geleneğin doruğuna mı tırmanmalı, yoksa onu tümden red mi etmeli? Seçim bizim.


Biraz da çağımızın içine doğru yolculuk yaparak bazı şairleri anımsayalım. Unutmayalım ki Türkiye, ozanların, şairlerin, aşıkların ülkesidir. Herkes biraz şair, aşık, türkü ve sevdadır bu ülkede. 


Aceleciliğim-den dolayı pişmanlıklarla dolu ilk mütevazi şiir kitabım "Mavi Mısralar"da girizgah bölümündeki bir parçada bakın ne demişim:


"Deniz ve kıyısında yaşayan insanın sessiz bir ittifakı vardır her zaman. Bilinçaltı devamlı açık denizin dev dalgalarıyla boğuşan adam asla iflah olmaz. O mavilikte başka bir şeyler vardır devamlı sancı üreten. Buna tutkulu bir adam, belki bilmeden sonsuzluğu yaşar mavinin her tonunda... Bazen yalnız başına gri denizin ortasında, bazen geç kalınmış şiir mısralarıyla boğuşarak. 


Şiir deniz gibidir. Deniz sonsuzluktur. Her bitişinde yeniden başlamasıdır. Demir alıp açılmasıdır. Bu, bir bitiş değil, her seferinde yeniden varoluştur. İçinde sonsuz öz'ler vardır. Bilinçaltı, macera, aşk, kavga, melankoli, boşluk, çıkış, düşüş, geriye dönüş, ileriye gidiş, dinginlik... ve hepsinin sarmalı hayatı tekrar tekrar yeniden keşif. Bundandır insan etine dokunup yakan her keşif ayrı bir zevki türetir. İşte bu, sonu olmayan şiir denizi'nin ta kendisidir..."


Denizi bu kadar sevip de Yahya Kemal'i anmadan geçmek olmaz. " Açık Deniz " şiiri içinde ne çok şeyi barındırır. Bütün yazmaya çalıştıklarımı okşayarak geçer ama en çok, "özgürlük olgusu katılır bu imgeye. 


"şevkanı dinledim ezeli mustarip deniz" deyişi ve susuzluk duygusundan bahsedişi insanı alıp açık denizlere götürür. 


" at kendini denize, açıl engine, ruh ol..." bundan daha çarpıcı ne olabilir? Melankolinin vecde dönüşümü, yalnızlık duygusun içinde bu vecd daima mevcuttur. 


Deniz demek zamanın dalgalanması demektir. Dalga gibi ansızın zaman ötesine geçer, sonra zaman gerisine. Zaman içinde o dalga biter ama deniz unutmaz, yeni bir dalga çıkıverir karşına. Bitmeyen sonsuz bir yolculuğun aşkıdır deniz. Aşkın bitmeyen bir zamanıdır bu.


Ayrıca, Türk şiirinde 1960'lı yıllarla başlayan, 1970'de zirve yaparak günümüze gelen devrimci romantizmin karakteristik özelliklerini de görürüz. Örneğin "Sierra Maestra'da" , "Anadolu Destanı", "Sevgiyle Başlarız İşimize", Orta Anadolu'dan Bir Bozlak" gibi şiirlerde bu çizginin hatları oldukça belirgindir.


Bu çizginin kendi kuşağı şairlerinin şiiri dikkate alındığında, ayırt edici yönlerinden biri, kırsal Türkiye'nin sorunlarının ve yaşama evreninin merkez edinilerek devrimci romantizme bağlı olan bir sözceleme öznesinin duygu-düşünce yüklerinin izlekleştirilmesidir. 


Atila İlhan, Ataol Behramoğlu, Can Yücel, Refik Durbaş, Egemen Berköz, İsmet Özel, Süreyya Berfe bu kuşaktan ilk aklıma gelen isimler.


"Bilmediğimiz köylere doğru gidiyorum/ Kafamın ve gönlümün uyarına/ Her şeyi ilk kez görmek için/ Her şeyimi gözden geçirmek için/ Artan bir istekle/ Büyüyen bir umutla gidiyorum/ .../ Uyuşuk gençliğim yitiyor/ Battal şehirliliğim uzaklaşıyor" .... Berfe'nin "Bereketli Yol" şiirinde, şehirlerden köylere gitmenin ferahlattığı bir özneyi buluyoruz. Kalabalıklaşan kent insanının şimdiki hasretini bu şiirin öznesi içinde aramak, geçmişe dönüş olarak bağdaştırmak yanlış olmaz umarım.



Yine "Kemal Tahir"(Yorgun Savaşçı ve diğer eserleri) - "Aziz Nesin" - "Oğuz Atay" (Tutunamayanlar / Tehlikeli Oyunlar) - "Aslı Erdoğan" - "Oya Baydar" - "Kemal Bilbaşar"- "Yakup Kadri Karaosmanoğlu" - "Şevket Süreyya Aydemir" ve "Selim İleri" gibi romancılarımızı bir kez daha anımsamakta yarar görüyorum.


Bunca Türk Edebiyatına girip, yazarlar tanıtılırken elbette bu derya içinde eksik ve unuttuğum çok önemli isimler vardır. Bu konudaki eksiklikleri sizlerin tamamlaması en büyük dileğimdir. 



---

Kaynaklar kullanarak derleyen:

Mehmet Osman Çağlar
Ekim, 2016

10 yorum:

  1. Uzun bir yazı olmuş ancak itiraf etmeliyim ki dahada olsa daha okurdum çok güzel bir yazı olmuş emeklerinize sağlık çok teşekkür ederim Mustafa seyit sütuven'i severim
    Bir kayadan duman duman
    On yedi metre atlayan
    Dağ kokusuyla yüklü su.

    Boşluğa fırlayınca, saç
    Düştüğü yerde üç kulaç
    Mavi su, ak köpüklü su.

    Şi'rin elindesin bugün
    Eski masalların bütün
    Canlanacak birer birer.

    Akhalılar da bir zaman
    Şair, ilâhe, kahraman,
    Şi'rini burda içtiler.

    Hepsi tapardı rengine,
    Rastlamamıştı dengine,
    Hiçbiri, mor Tesalya'da.

    Öyle füsunludur bu yer
    Şi'rine borçludur Homer
    Çünkü senindir İlyada.

    Eski, uzun zamanların,
    Tığ gibi kahramanların
    Türküsüdür sesin henüz.

    Dağda hayat uyandıran
    Taşları duygulandıran
    Bir son ilâhesin henüz.

    Afrodit olmadan ilâh
    Dağdan inerdi hersabah
    Elde gümüş hamam tası.

    Burda çıkardı örtüden
    Kimseye gösterilmeyen
    Gerdanı, göğsü, kalçası.

    Altına mavi mermerin,
    Üstüne ak köpüklerin
    Kurt gibi saldırırdı hep.

    Kimseye belli etmeden,
    Hırsla kucakladıkça sen,
    Göğsünü kaldırırdı hep.


    Burda Moğol, Yunan, Mısır,
    Med, Roma, Türk, asır asır
    Taptı döküldüğün yere.

    Tanrıların konakları,
    Orduların otakları
    Burda ererdi göklere.

    Söylediğim masal değil;
    Atları, kahraman Aşil
    Burda sulardı bir zaman.

    Burda gezerdi Keykubat,
    Burda keserdi Mihridat,
    Burda içerdi Antuvan!

    Göğse nasıl batarsa diş
    Öyle derinden işlemiş
    Taşlara Hektor'un izi.

    Söyle, bugün niçin, neden
    Bunca ilâhlığınla sen
    Kulluğa almadın bizi?

    Halbuki bir Yunan kadar,
    Hüsnüne her tapan kadar
    Tapmayı biz de anlarız.

    Bizleri başka görme sen;
    Hüsnü, Huda kadar seven
    Gönlü temiz adamlarız.

    Hepsini at da bir yana,
    Bari o günlerin bana
    Şi'rini söyle tatlı su.

    Şi'rini, geldiğin yerin
    Şi'rini, eski günlerin
    Söyle, köpük kanatlı su!


    Mustafa Seyit SUTÜVEN

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Ben de katkın için çok teşekkür ederim sevgili Siyah kuğu kardeşim. Güzel bir yeni hafta dilerim.

      Sil
  2. Faydalı paylaşımınız için teşekkürler. Nazım Hikmet'i çok severim. Örnekler çok yerinde olmuş. Emeğinize sağlık.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Nazım Hikmet usta benim de tek geçtiklerimden- dir. Teşekkür ederim.

      Sil
  3. Çıkmadan rastladım. Kaçırmayıp okuyacağım. Ama teşekkürü önceden göndermek istedim. Asla kaçırmayacağım bir yazı.

    Teşekkürler.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Teşekkürünüzü aldım, bilmukabele ben de teşekkür ederim. Sevgilerimle...

      Sil
  4. Ne güzel, emekle-özenle derlenmiş bir yazı. Öyle çok ortak noktada buluşuyoruz ki. Yüreğinize- kaleminize sağlık.
    İhsan Oktay Anar'la Özen Yula da beğenilenlerden sanırım,
    Esenlikler dilerim.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Dostlarla ortak paydalarda buluşmak sevindirici.
      Verdiğiniz değerli isimler benim açımdan da çok önemli yazarlar. Teşekkür eder,
      Esenlikler dilerim.

      Sil
  5. Oldukça zengin içerikli bir yazıydı. Keyifle ve gıpta ile okudum. YAlnız izin verirseniz ufak bir eleştiride bulunmak isterim. Siyah zemin üzerine beyaz puntoları takip etmek güç oluyor. Son paragraflarda epeyce zorlandım.
    Kıymetli emeğinize sağlık.
    Sağlıcakla kalın.

    YanıtlaSil
  6. Eleştirinizde haklısınız Elif hanım. Uzun metinler için uygun bir tema değil. Ancak, genelde şiir paylaştığım için siyah zemin tercih etmiştim.
    Teşekkür ederim.
    Esen kalın.

    YanıtlaSil