19 Ağustos 2017 Cumartesi

ANNE AHTAPOT



Erken bir saatteyim. Havaya bakıyorum. Bugün sıcak, bunaltıcı, boğuk bir gün olacak. Birazdan her yer yine mavi sarı renklere bürünecek. Balık sürüsü yunuslardan ayrılıp, kara bir sürü olarak yollarına devam edecek. Yıllanmış deniz kollarını açıp hepsine ev sahipliği yapacak. Sahilden kısık, eskimeyen balıkçı ezgileri deniz dalgalarına eşlik edecek. Akşama doğru balıkçı tekneleri gece için son hazırlıkları yapacak, yorgun balıkçılar ağları örecek. Birkaç genç kayalıkların üstünden oltalarını sallayacak. Biraz yürüyor çok büyük bir kaya parçası görüyorum. Önümdeki görkemli kaya altını merak ediyor, dalış takımlarımı giyip dalıyorum. Iceberg gibi denizin diplerine uzanan sanki asırlık bir kaya.Her köşesi içine çeken büyülü ayrı bir manzara. Bu arada daha da derinlerde bir hareketlilik görüyor, diplere inmeye devam ediyorum.


Anneliği başka annelere benzemeyen, kutsal dişi bir ahtapotun bir oyuk içine doğum yaptığını ve kuluçkaya yattığını görüyorum. İyice yaklaşıyor, zıpkınla hareketler yaparak beni fark etmesini sağlıyorum. Bir iki kolunu kaldırarak sanki uzaklaşmamı söylüyor ama kesinlikle yuvasını terk etmiyor. Eve dönünce kısa bir araştırma yapıyorum. Anne ahtapotun yavrular yumurtadan çıkıncaya kadar hayatta kalabilmek için birkaç kolunu yediğini ve bu yüzden yavrularının büyüdüğünü göremeden öldüğünü, doğan yavruların da annelerinin ölü uzuvlarından beslenerek hayatta kaldıklarını öğreniyorum.


Sonra çöp tenekelerine ve bina boşluklarına bebeklerini ölüme terk eden insanoğlu aklıma geliyor. Hangisi daha evrimleşip, gelişmiş? 1 Kalbi olan insan müsveddeleri mi, yavrularının doğumu için uzuvlarını yiyerek ölen 3 kalpli ahtapot mu?



Mehmet Osman Çağlar
Ağustos, 2017